Karar İncelemesi
Markanızın veya tasarımınızın bir rakibiniz tarafından kopyalandığını fark ettiniz. Haklarınızı korumak için dava açarken genellikle akla ilk gelen strateji, karşı tarafa eldeki tüm hukuki silahlarla saldırmaktır: Hem marka hakkına tecavüz hem de haksız rekabet davasını aynı anda açmak. Hukukta buna “kümülatif koruma” (çifte koruma) denir. Peki, yeni Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ışığında Yargıtay bu çifte korumaya izin veriyor mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (2025/734 E., 2026/377 K.) güncel ve çok tartışılan kararı ışığında bu konuyu, ticari hayattaki gri alanları ve şirketlerin alması gereken önlemleri inceliyoruz.
Yargıtay HGK kararının tam metnine sayfanın sonundan ulaşabilirsiniz.
Uyuşmazlık Konusu ve Hukuki Olay:
Karara konu olan hukuki uyuşmazlığın temeli, tescilli bir markanın ve tasarımın taklit edilerek piyasaya sürülmesi üzerine başlayan çok boyutlu bir dava sürecidir.
- Davacı Tarafın Hakları: Davacı, piyasada bilinen “İPEK” ibareli markaların ve bu markayı içeren ürün ambalaj tasarımlarının resmi olarak tescilli sahibidir.
- Davalının İhlal Eylemi: Davalı firma, 2020 yılında kendi adına tescil ettirdiği “… Doğadan Gelen Armağan+Şekil” ibareli markasıyla ürünler üretip sosyal medya üzerinden piyasaya sürmüştür. Ancak davalının kullandığı ürün ambalajı ve tasarımı, davacının “İPEK” markalı tescilli tasarımı ile birebir aynı veya karıştırılacak derecede benzerdir. Ayrıca bu ürünler aynı pazar segmentine (emtia sınıfına) hitap etmektedir.
- Davacının Hukuki Talepleri: Davacı şirket, bu taklit eylemi üzerine mahkemeye başvurarak karşı tarafa karşı şu hukuki talepleri aynı dava dilekçesinde ileri sürmüştür:
- Eylemin, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) uyarınca Marka ve Tasarım Hakkına Tecavüz oluşturduğunun tespit edilmesi ve durdurulması.
- Aynı eylemin, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca ticari hayatta Haksız Rekabet oluşturduğunun tespit edilmesi ve önlenmesi.
- Davalının haksız şekilde aldığı markanın iptal edilmesi (hükümsüzlüğü).
- Ortada davalının haksız bir taklit (iltibas) eylemi olduğu alt mahkemelerce kabul edilmiştir. Olayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na taşıyan temel sorun ise davacının seçtiği dava stratejisidir. Davacı, tek bir ihlal eylemi için hem özel kanun olan Marka Hukukuna hem de genel kanun olan Haksız Rekabet Hukukuna aynı anda (kümülatif koruma) dayanarak hak talep etmiştir.
Aşamalardaki Kararlar :
Yargılamanın aşamalarında mahkemelerin verdiği kararlar sırasıyla şu şekildedir:
- Yerel Mahkeme (Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi): Davacının tüm taleplerini kabul etmiştir. Davalının eylemlerinin hem davacının tescilli marka ve tasarım hakkına tecavüz oluşturduğuna hem de haksız rekabet teşkil ettiğine hükmederek çifte korumayı (kümülatif korumayı) geçerli saymıştır. Ayrıca davalıya ait markanın iptaline (hükümsüzlüğüne) karar vermiştir.
- İstinaf (Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi): Yerel mahkemenin kararını usul ve yasaya uygun bularak davalının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Böylece “hem marka hakkına tecavüz hem haksız rekabet vardır” şeklindeki yerel mahkeme görüşünü onaylamıştır.
- Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (Özel Daire): Kararı bozmuştur. Daire, tescilli markaların korunmasının Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) gibi özel bir yasayla düzenlendiğini, bu nedenle genel hüküm niteliğindeki Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) haksız rekabet hükümlerinin aynı ihlal için eşzamanlı olarak uygulanamayacağını belirtmiştir. Sonuç olarak, mahkemenin “haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi” taleplerini kabul etmesinin yanlış olduğunu, bu taleplerin reddedilmesi gerektiğini belirterek yerel mahkeme kararını bozmuştur.
Hukuki Sorun:
Buradaki temel hukuki sorun, Fikri Mülkiyet Hukuku’nda “Kümülatif Koruma” (Çifte Koruma) olarak bilinen ilkenin, tescilli marka ve tasarımlar söz konusu olduğunda uygulanıp uygulanamayacağıdır.
Sorunu iki temel eksende özetleyebiliriz:
- Özel Kanun ile Genel Kanunun Birlikte İşletilmesi: Tescilli bir marka veya tasarım taklit edildiğinde, hak sahibi sadece bu alan için özel olarak düzenlenmiş olan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’na (SMK) mı dayanmak zorundadır? Yoksa ortada ticari bir dürüstlük kuralı ihlali de olduğu için, aynı eylem için eş zamanlı olarak genel kanun niteliğindeki 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) “haksız rekabet” hükümlerini de işletebilir mi?
- Kanun Koyucunun Amacı ve Hukuki Boşluk: SMK’nın tescilli haklara sağladığı koruma (toplatma, tazminat, imha vb.) zaten haksız rekabet hükümlerinin sağladığı korumayı fazlasıyla kapsarken, davacının mahkemeden ayrıca “haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi” kararı istemesinde hukuki bir menfaati (veya kanunda bir boşluk) olup olmadığı meselesidir.
Özetle hukuki sorun, tek bir taklit eylemine karşı, mahkemede her iki kanunun (SMK ve TTK) silahlarının aynı anda kullanılıp kullanılamayacağıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) Görüşü:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK), tescilli marka ve tasarımların ihlali durumunda kümülatif (çifte) korumanın uygulanamayacağına hükmederek bu tartışmalı hukuki sorunu çözüme kavuşturmuştur.
HGK, davacının “hem marka hakkına tecavüz hem de haksız rekabet vardır” şeklindeki çifte talebinden haksız rekabet taleplerinin reddedilmesi gerektiğine karar vermiş ve yerel mahkemenin direnme kararını bozmuştur.
Hukuk Genel Kurulu bu sonuca ulaşırken şu 4 temel gerekçeye dayanmıştır:
1. Yeni TTK’da Kanun Koyucunun Bilinçli Tercihi (Lafzi ve Tarihi Yorum) : En güçlü gerekçelerden biri kanunların evrimidir. Mülga 6762 sayılı eski Ticaret Kanunu’nda haksız rekabet halleri sayılırken açıkça “marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ifadesi yer alıyordu ve bu yüzden çifte koruma veriliyordu. Ancak 2012’de yürürlüğe giren yeni 6102 sayılı TTK’nın 55. maddesinden bu kelimeler bilinçli olarak çıkarılmıştır. Yeni kanunun gerekçesinde de bu hakların zaten kendi özel kanunlarında korunduğu, çifte (kümülatif) uygulamanın gereksiz olduğu açıkça vurgulanmıştır.
2. Özel Kanun (SMK) Korumasının Üstünlüğü ve Boşluk Olmaması : Yargıtay, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) haksız rekabet hükümlerine göre çok daha üstün ve kapsamlı bir koruma sağladığını belirtmiştir. SMK ile tecavüz mahsulü ürünler toplatılabilmekte, imha edilebilmekte, fiili zarar, yoksun kalınan kâr, itibar tazminatı ve manevi tazminat alınabilmektedir. SMK, ihlali tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırdığı için haksız rekabet hükümlerinin doldurması gereken herhangi bir “hukuki boşluk” kalmamaktadır.
3. Hukuki Yarar (Menfaat) Yokluğu : Bir davada talepte bulunabilmek için o talepte “hukuki yarar” olması şarttır. Yargıtay, SMK’nın hak sahibini zaten koruduğu ve tatmin ettiği bir senaryoda, davacının ayrıca “bu eylem haksız rekabettir” şeklinde bir tespit ve önleme kararı almasında hiçbir hukuki menfaati olmadığını vurgulamıştır.
4. Kümülatif Koruma İçin Özel Yasa Hükmü Şartı: HGK’ya göre, bir hakkın birden fazla kanunla aynı anda korunabilmesi (kümülatif koruma) için yasada buna izin veren açık bir hüküm olmalıdır (Örneğin; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile marka hukukunun kesiştiği bazı alanlarda kanun buna açıkça izin verir). Ancak ne SMK’da ne de TTK’da, tescilli markaların ayrıca haksız rekabet hükümleriyle de korunacağına dair bir yasal düzenleme bulunmamaktadır.
Özetle Yargıtay HGK; “Tescilli bir sınai hakkın varsa ve koruma kapsamında bir talep ileri sürüyorsan, adresin özel kanun olan Sınai Mülkiyet Kanunu’dur. TTK’nın haksız rekabet kalkanına ayrıca sığınamazsın, çünkü buna ihtiyacın yok ve kanun da buna artık izin vermiyor” diyerek kümülatif koruma kapısını tescilli markalar için kapatmıştır.
Karşı Oylar ile Birlikte Konunun Değerlendirilmesi:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (HGK) bu kararı, hukuk felsefesi ve kanunların yorumlanması açısından son derece derin bir çatışmayı barındırır. Çoğunluk görüşü “pratik fayda ve kanunların lafzına” odaklanırken, karşı oy yazan Yargıtay üyeleri “hukukun koruduğu değerler (hukuki menfaat) ve dava hakkı özgürlüğüne” odaklanmıştır.
Karşı oylardaki son derece güçlü hukuki gerekçeleri de denkleme katarak bu içtihadı şu üç temel başlık altında değerlendirebiliriz:
1. Korunan Hukuki Menfaatlerin Farklılığı (Özel Kanun / Genel Kanun Çatışması)
Çoğunluk görüşü, SMK’yı “özel kanun”, TTK haksız rekabet hükümlerini ise “genel kanun” olarak kabul edip, özel kanunun olduğu yerde genel kanunun uygulanamayacağını savunmuştur.
Karşı oyların itirazı: İki kanun arasında genel-özel ilişkisi kurulamaz; çünkü korudukları değerler tamamen farklıdır.
- SMK (Marka Hukuku): Bireyin (marka sahibinin) inhisari (tekel) hakkını ve mutlak mülkiyetini korur.
- TTK (Haksız Rekabet): Sadece bireyi değil, piyasadaki dürüstlük kuralını, diğer rakipleri, tüketicileri ve “bozulmamış rekabet ortamını” (kamusal menfaati) korur.
Değerlendirme: Karşı oyların bu tespiti dogmatik hukuk açısından çok daha isabetlidir. Bir başkasının markasını kopyalamak sadece o kişinin mülkiyetine bir saldırı (SMK ihlali) değildir, aynı zamanda piyasadaki dürüst işleyişi bozan bir ticari ahlaksızlıktır (TTK ihlali). Aynı eylemin iki farklı hukuki değeri ihlal etmesi, iki farklı korumayı da meşru kılmalıdır.
2. Yaptırımların Kapsamı ve Kanunların “Üstünlüğü” Tartışması
Çoğunluk kararı, SMK’nın sağladığı korumanın (toplatma, imha, tazminat) haksız rekabet hükümlerinden daha “üstün” olduğunu, bu yüzden TTK’ya ihtiyaç kalmadığını (hukuki yarar olmadığını) savunmuştur.
Karşı oyların itirazı: TTK haksız rekabet hükümleri bazı durumlarda SMK’dan daha geniş yetkiler verir. Örneğin; TTK Madde 56/4 uyarınca haksız rekabet kararları, davada taraf olmayan ancak o taklit malları ticari amaçla elinde bulunduran üçüncü kişilere karşı da doğrudan icra edilebilir. SMK’da ise böyle bir açık hüküm yoktur. Ayrıca Borçlar Kanunu (TBK Madde 60 – Sebeplerin Yarışması) ve HMK (Madde 110 – Davaların Yığılması) uyarınca, davacı kendisine en iyi korumayı sağlayan kanun yolunu seçme veya birden fazla talebi aynı dilekçede yığma hakkına sahiptir. Hukuk toptancılığı kabul etmez.
Değerlendirme: Çoğunluk görüşü “usul ekonomisini” ve mahkemelerin gereksiz yere iki ayrı tespitle uğraşmasını engellemeyi hedeflerken, karşı oylar “davacıya tanınan hukuki silahların elinden alınmaması” gerektiğini savunmaktadır. Hukuk devleti ilkesi gereği, kanunun açıkça yasaklamadığı bir alanda mağdurun cephanesini (TTK’yı) kısıtlamak, teorik olarak eleştiriye açıktır.
3. Kanun Koyucunun Amacı: Kelimelerin Çıkarılması Ne Anlama Geliyor?
Çoğunluğun en büyük dayanağı, yeni TTK yapılırken eski kanundaki “marka, işaret” kelimelerinin haksız rekabet maddesinden çıkarılmış olmasıdır.
Karşı oyların itirazı: Kelimelerin çıkarılması kümülatif (çifte) korumanın reddedildiği anlamına gelmez. Kanun gerekçesinde açıkça “bu kelimelerin kendi kanunlarında düzenlendiği için tekrar edilmesinin gereksiz olduğu” yazmaktadır. Gerekçe metnindeki bu ifade, haksız rekabet korumasının markalar için tamamen sıfırlandığı şeklinde yorumlanamaz.
Sonuç Değerlendirmesi
Hukuk Genel Kurulu’nun çoğunluk kararı “pragmatik”, karşı oylar ise “teorik olarak kusursuzdur.”
Çoğunluk, uygulamada aynı eylem için hem marka tecavüzü hem haksız rekabet üzerinden çifte tazminat çıkarılması riskini, mahkemelerin kafa karışıklığını ve gereksiz dosya kalabalığını önlemek için olsa gerek “Tescilin varsa adresin SMK’dır” demiştir.
Ancak karşı oylar, bir eylemin hem bir kişinin mülkiyetini hem de piyasa ahlakını aynı anda bozabileceği gerçeğini savunmuştur.
Kararın İktisadi/Ticari Hayata Etkileri:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun “kümülatif korumayı reddedip tamamlayıcı korumaya cevaz veren” güncel içtihadının, ticari hayata ve iktisadi teşebbüslerin sınai mülkiyet stratejilerine yönelik hukuki etkileri şu şekilde etki edeceği düşünülmektedir:
1. Uyuşmazlıkların “Ticari Görünüm” ve İltibas Eksenine Kayması : Failin, SMK m. 29 kapsamında tescilli ibareyi (örneğin kelime markasını) taklit etmenin getireceği hukuki ve cezai müeyyidelerden (SMK m. 30 vd.) kaçınmak amacıyla, markanın lafzi unsurunu ihlal etmeden; ambalaj, renk kombinasyonu ve konsept gibi tescilsiz unsurları kopyalama eğilimi artacaktır. Bu minvalde, ticari hayattaki rekabet ihtilafları salt “marka hakkına tecavüz” iddialarından ziyade, TTK m. 54 vd. gereğince “başkasının iş mahsulleri veya faaliyetleriyle iltibas (karışıklık) yaratma” temelli haksız rekabet davalarına evrilebilir.
2. Sınai Mülkiyet Portföy Yönetiminde “Tamamlayıcı” Optimizasyon : Şirketler, her bir dönemsel ambalaj veya konsept dizaynını SMK kapsamında tasarım olarak tescil ettirmenin yaratacağı mali külfetten kurtulacaktır. İktisadi ve hukuki açıdan en rasyonel strateji; teşebbüsün çekirdek varlıklarının (ana marka, asli logo) SMK’nın inhisari (tekelci) zırhıyla güvence altına alınması, dinamik nitelikteki tali ambalaj ve konseptlerin ise TTK’nın haksız rekabet hükümlerine tevdi edilmesidir.
3. İspat Külfeti ve Hukuki Delil Arşivinin Önemi: Tescilsiz ticari görünümlerin TTK vasıtasıyla korunabilmesi, ihtilaf vuku bulduğunda “öncelikli fiili kullanımın” ispatına bağlanmaktadır. Bu durum, ticari işletmeleri mecburi bir belge yönetimine zorlayacaktır. Üçüncü taraf ajanslarla akdedilen eser sözleşmeleri, faturalar, ilk lansman evrakı ve zaman damgalı tasarım taslakları, olası bir haksız rekabet davasında HMK m. 199 anlamında delil vasfı taşıyacağından, kurumsal hafıza doğrudan bir hukuki teminata dönüşecektir.
4. Tazminat Hukukunda Öngörülebilirlik ve Mükerrer Tahsilatın İlgası : Kümülatif korumanın reddedilmesi, teşebbüsleri “çifte tazminat” tehdidinden koruyacaktır. Aynı hukuka aykırı fiil sebebiyle hem SMK m. 150 kapsamında maddi/manevi tazminat hem de TTK kapsamında haksız rekabet tazminatı talebiyle mükerrer tahsilat yapılması yasaklandığından, sebepsiz zenginleşme yasağı tesis edilmiştir. Bir ihtilafla karşılaşan şirketlerin muhtemel risk provizyonları (bilançodaki dava karşılıkları) hukuken çok daha öngörülebilir ve orantılı bir zemine oturacaktır.
5. Usul Ekonomisi ve Yargılama Süreçlerinin İvme Kazanması: Davacının, dava dilekçesinde taleplerini “tescilli unsurlar yönünden SMK, tescilsiz unsurlar yönünden TTK” şeklinde tefrik ve tahsis etmek zorunda kalması, mahkemelerin uyuşmazlık konusunu daha net tayin etmesini sağlayacaktır. Taleplerin somutlaşması, bilirkişi incelemelerinin (HMK m. 266) sınırlarını daraltacak ve HMK m. 30’da düzenlenen “usul ekonomisi” ilkesine hizmet ederek ticari ihtilafların daha makul sürelerde kesin hükme bağlanmasına vesile olacaktır.
Sonuç: Çifte Koruma Bitti, “Tamamlayıcı Koruma” Dönemi Başladı.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu kararı, ilk bakışta “Tescilli bir markanız varsa, haksız rekabet (TTK) hükümlerine hiçbir şekilde dayanamazsınız” şeklinde toptancı (ve tehlikeli) bir yaklaşımla yorumlanmaya müsaittir. Ancak uygulamacıların da düşebileceği bu yanılgıyı, kararın satır aralarındaki hukuki gerekçeyi doğru okuyarak aşmak gerekir.
Bu karar, haksız rekabet kurumunu tescilli markalar için tamamen çöpe atmamaktadır; aksine “kümülatif” (çifte) korumayı yasaklarken, “tamamlayıcı” (yan yana) korumanın sınırlarını netleştirmektedir.
“Hukuki Boşluk” Kriteri ve Tescilsiz Alanlar: Kararın gerekçesinde yer alan “markanın yasal koruma kapsamı dışında kalıp haksız rekabet hükümlerinin uygulanması için gerekli olan hukuki boşluk somut olayda mevcut değildir” ifadesi, bu içtihadın kilit noktası olduğunu değerlendirmekteyiz. Yargıtay’ın yasakladığı husus, sırf tescilli bir kelime markası (Örn: İPEK) taklit edildi diye, failden hem SMK’ya göre (marka ihlali) hem de TTK’ya göre (haksız rekabet) aynı hak üzerinden iki defa yaptırım uygulanmasıdır. Ortada bir boşluk yoktur, SMK zaten o hakkı korumaktadır.
Fakat ticari hayatta taklit eylemleri çoğu zaman sadece isimle/markayla sınırlı kalmaz. Rakip firma markanızı/isminizi değil ama ürününüzün tescil ettirmediğiniz ambalajını, renk kombinasyonunu, şişe formunu veya mağaza konseptini (ticari görünüm / trade dress) birebir kopyalayabilir. İşte tescil edilmeyen bu unsurlar SMK’nın koruma kalkanı dışında kaldığı için bir “hukuki boşluk” doğar. Bu boşluk, dürüstlük kuralı gereği yine Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabet hükümleriyle doldurulacaktır.
Bu karar ışığında, avukatların dava açma stratejilerini gözden geçirmelerinde fayda bulunmaktadır:
- Dava dilekçelerinde “Davalı eylemi hem marka ihlali hem haksız rekabet teşkil etmektedir” şeklindeki klasik ve ezbere kümülatif taleplerden vazgeçilmelidir. Bu yaklaşım, haksız rekabet talebinin reddedilmesine ve karşı tarafa yüklü vekalet ücretleri ödenmesine yol açacaktır.
- Bunun yerine talepler hukuki dayanaklarına göre ayrıştırılmalıdır (Tefrik edilmelidir). Mahkemeye; “Tescilli markamın/logomun kopyalanması nedeniyle SMK kapsamında marka tecavüzünün tespiti, ancak bununla yetinilmeyip tescilsiz ambalajımın ve ürün konseptimin de taklit edilmesi nedeniyle TTK kapsamında haksız rekabetin tespiti” şeklinde tamamlayıcı bir talep zinciri sunulmalıdır.
Özetle; Yargıtay HGK, “Aynı hakka iki ayrı kanundan kılıf giydiremezsiniz” diyerek hukuki bir sınır çizmiş ancak tescilsiz ticari emekleri haksız rekabet şemsiyesi altında korumaya devam edileceğini belirtmiştir.
Sıkça Sorulan Sorular:
Kümülatif (Çifte) Koruma Nedir?
Bir hukuki uyuşmazlıkta, mağdur olan tarafın hakkını aramak için birden fazla kanuni korumaya (örneğin aynı eylem için hem Sınai Mülkiyet Kanunu hem de Türk Ticaret Kanunu hükümlerine) eş zamanlı olarak başvurabilmesidir. Yargıtay HGK son içtihadıyla, tescilli markalar söz konusu olduğunda aynı hak için bu çifte uygulamanın yapılamayacağına hükmetmiştir.
Rakibim marka ismimi değil ama ürünümün ambalajını, renklerini ve dükkan konseptimi kopyaladı. Ne yapmalıyım?
Ürün ambalajınız veya konseptiniz “Tasarım” veya “3 Boyutlu Marka” olarak TÜRKPATENT nezdinde tescilli değilse, doğrudan SMK korumasından (marka ihlalinden) yararlanamazsınız. Ancak bu “tescilsiz” alanlarda ortaya çıkan hukuki boşluk, Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) “başkasının iş mahsulleriyle karışıklık (iltibas) yaratma” maddeleriyle doldurulur. Dolayısıyla tescilsiz ticari görünümünüz (trade dress) kopyalandığında TTK kapsamında haksız rekabet davası açabilirsiniz. Yargıtay kararı bu “tamamlayıcı” korumayı engellememektedir.
Hukuki risk almamak için tüm ürün ambalajlarımı ve görsellerimi tescil ettirmek zorunda mıyım?
Hayır. İşletmeler için en rasyonel ve bütçe dostu strateji “melez (hibrit) koruma” modelidir. Şirketinizin çekirdek varlıklarını (ana marka ismi ve kalıcı logonuzu) mutlaka SMK kapsamında tescil ettirmelisiniz. Ancak sezona göre sık değişen ambalajlar veya geçici reklam konseptleri gibi unsurları, her seferinde tescil masrafına girmeden TTK’nın haksız rekabet (tamamlayıcı koruma) şemsiyesi altında koruyabilirsiniz.
Tescilsiz tasarımlarımın kopyalanmasına karşı haksız rekabet davası açarken şirket olarak nelere dikkat etmeliyiz?
Elinizde bir tescil belgesi olmadığı için, uyuşmazlık anında o tasarımın “öncelikli kullanıcısı” olduğunuzu ispatlamak tamamen şirketinizin omuzlarındadır. Bu nedenle, dışarıdan hizmet aldığınız ajanslarla yaptığınız tasarım sözleşmelerini (FSEK kapsamında mali hakların devrini içerir şekilde düzenleyerek), matbaa faturalarını ve ürünün ilk lansman tarihlerini güvenli bir şekilde arşivlemeniz hayati önem taşır. Bu kurumsal arşiv, davada tapu senedi görevi görecektir.
Markam taklit edildiğinde “ne olur ne olmaz” diyerek her iki kanundan da dava açmamın şirketime zararı olur mu?
Evet, ciddi finansal ve usuli riskleri vardır. Yargıtay kararına göre, tescilli bir hakkınızın ihlali sebebiyle dava açarken taleplerinizi ayrıştırmadan (tefrik etmeden) “Aynı eylem hem marka ihlali hem haksız rekabettir” diyerek kümülatif talepte bulunursanız, haksız rekabet talebiniz reddedilir. Bu durum, davayı genel hatlarıyla kazansanız bile reddedilen bu kısım yüzünden karşı tarafa yüklü miktarda karşı vekalet ücreti ve yargılama gideri ödemenize yol açar.
Markamı, faaliyet göstermediğim bambaşka bir sektörde kullanırlarsa haksız rekabet davası açabilir miyim?
Tescilli markalar kural olarak (tanınmış marka statüsünde değillerse) sadece tescil edildikleri emtia sınıflarında (Örneğin sadece gıda sektöründe) korunurlar. Yargıtay’ın tescilli markalar için haksız rekabet kalkanını devreden çıkaran bu kararı sonrası, markanızın tescilinizin olmadığı tamamen farklı sınıflarda kurnazca kullanılmasını engellemek zorlaşmıştır. Şirketlere en büyük tavsiyemiz; faaliyet gösterdikleri ana alanın yanı sıra ileride girmeyi planladıkları “potansiyel alt sektörler” için de savunma amaçlı sınıf tescilleri yapmalarıdır.
Bu ve benzeri konularda daha fazla bilgi almak veya hukuki danışmanlık talep etmek için iletişim sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Uyarı: Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler tamamen genel bilgilendirme amacı taşımakta olup, hiçbir şekilde hukuki mütalaa veya profesyonel avukatlık/danışmanlık hizmeti teşkil etmez. Mevzuat ve içtihatlar zamanla değişebileceğinden, makaledeki bilgilerin güncelliği garanti edilmemektedir. Somut uyuşmazlığınızın özelliklerine göre hak kaybı yaşamamak adına, işlem tesis etmeden önce mutlaka uzman bir avukattan profesyonel hukuki destek almanız tavsiye olunur.
Kararın Metni :
Hukuk Genel Kurulu 2025/734 E. , 2026/377 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2025/82 E., 2025/136 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 03.12.2024 tarihli ve
2024/351 Esas, 2024/8605 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki marka ve tasarım hakkına tecavüzün tespiti, meni, refi ile marka hükümsüzlüğü davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin “İPEK” esas unsurlu tescilli markalar ile aynı ibareyi içeren tescilli tasarımın sahibi olduğunu, davalının 2020/02197 sayılı “… Doğadan Gelen Armağan+Şekil” ibareli marka ürününün müvekkilinin hem tasarım hem marka haklarını ihlâl ettiğini, davalının müvekkiline ait tescilli ve tanınmış markanın çok benzerini, müvekkilinin markalarının tescilli olduğu sınıflarda yer alan emtia üzerinde, üstelik de müvekkilinin tasarımı ile tamamen aynı tasarıma sahip ambalaj ile piyasaya sunduğunu, bu ürünleri satışa konu ettiğini, sosyal medya üzerinden de tanıttığını, davalının “…” ibaresini içeren her türlü kullanımının müvekkilinin “İPEK” ibareli markalarına tecavüz oluşturduğunu, davalı eylemlerinin aynı zamanda haksız rekabete de sebebiyet verdiğini, davalının 2020/02197 sayılı marka tescili tamamen farklı bir dizayna sahip olduğu gibi pamuk ürününü de kapsamadığını, bu markanın hükümsüzlüğü koşullarının da oluştuğunu, davalının 05. sınıftaki emtia üzerinde markasını tescil ettirmeye çalışırken, 03. sınıftaki emtianın satışı hizmetini almaya çalıştığını, taraf markalarının bu anlamda benzer olduklarını, dava konusu markanın aynı zamanda müvekkilinin ticaret ünvanını da içerdiğini, bu durumun da başka bir hükümsüzlük gerekçesi olduğunu, başvurunun kötüniyetle yapıldığını ileri sürerek davalı fiillerinin müvekkilinin markadan ve tasarımdan doğan haklarına tecavüz teşkil ettiğinin tespitine, tecavüzün menine, refine, davalı fiilinin aynı zamanda haksız rekabet teşkil ettiğinin tespiti ile haksız rekabetin menine, davalıya ait markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; müvekkilinin tescilli bir markası olduğunu, bu markanın davacı markalarına benzemediğini, kullanımlarının da yasal olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 24.06.2021 tarihli ve 2020/366 Esas, 2021/242 Karar sayılı kararı ile; davalı fiillerinin davacının markalarından ve tasarımından doğan haklarını ihlâl ettiği, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 155. maddesi kapsamında anılan kullanımların davalıya ait 2020/02197 sayılı markanın kapsamında olduğunun savunulamayacağı, yine davalı kullanımlarının davacı tarafın tescilli marka ve tasarımlarının yanı sıra fiili kullanımları açısından da başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açabilecek sonuçlar doğurabilecek düzeyde olduğu, haksız rekabet teşkil ettiği, ayrıca hükümsüzlüğü istenen davalı markası ile davacıya ait markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğu, benzer ve ilişkili sınıflarda tescilli olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davalı fiillerinin davacının tescilli markalarından doğan haklarına tecavüz teşkil ettiğinin tespitine, davalının davacının tescilli markalarından doğan haklarına tecavüz teşkil eden fiillerinin durdurulmasına ve önlenmesine, sosyal medya veya web sayfalarında yer alan görsellerin kaldırılmasına, davalının fiillerinin, davacıya ait, 2013 05911/6 sıra numaralı ve aynı tasarım tescilinde yer alan 5, 5, 7 ve 8 numaralı tasarım tescillinden doğan haklarına tecavüz teşkil ettiğinin tespitine, davalının, davacıya ait 2013 05911/6 sıra numaralı ve aynı tasarım tescilinde yer alan 5, 7 ve 8 numaralı tasarım tescillinden doğan haklarına tecavüz teşkil eden fiillerinin durdurulmasına ve önlenmesine, davalının fiillerinin Türk Ticaret Kanunu gereğince haksız rekabet teşkil ettiğinin tespiti ile haksız rekabetin önlenmesine, dava konusu 2020/02197 sayılı markanın hükümsüzlüğüne karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 27.10.2023 tarihli ve 2021/1212 Esas, 2023/1353 Karar sayılı kararı ile; İlk Derece Mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1.Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun’un 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin karara yönelik davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2. Dava, marka ve tasarım hakkına tecavüz ile haksız rekabetin tespiti, önlenmesi, ref’i ve markanın hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup ilk derece mahkemesince yazılı gerekçe ile davalının markasının davacı markasından sonra tescil edildiği ve benzer olduğu gerekçesiyle davalı markasının hükümsüzlüğüne, davalının kullanmış olduğu tasarım şekli ile işaretin davacının marka ve tasarım hakkına tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunun tespiti ile tecavüz ve haksız rekabetin men ve ref’ine karar verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince ise davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Kararı davalı taraf temyiz etmiştir.
Mahkemece davalının kullanımlarının marka ve tasarım hakkına tecavüzün yanında haksız rekabet de oluşturduğu benimsenerek tescilli marka ve tasarımın kümülatif olarak korunması cihetine gidilmişse de; bilindiği üzere kümülatif koruma, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını aynı anda taşıması halinde o mevzuatların tamamı ile korunabilmesidir. Yani, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını taşıması halinde hak sahibinin her bir yasal düzenlemeye birlikte dayanarak koruma talebinde bulunması ve mahkemelerce de eş zamanlı olarak her bir mevzuat hükümleri ile hak sahibinin tatmin edilmesidir (Cahit, Suluk/(Rauf, Karasu/Temel, Nal, Fikri Mülkiyet Hukuku, Ankara 2022, s. 20-21; Savaş, Bozbel, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul 2015, s.9). Diğer bir ifade ile, somut davada olduğu gibi, markanın izinsiz kullanılmasının hem marka hakkına tecavüz hemde haksız rekabet davasına konu edilmesi ve mahkemece de eş zamanlı olarak hem marka hakkına tecavüz hem de haksız rekabet davasının kabul edilmesi kümülatif koruma olarak belirtilmektedir.
Bu tanımdan hareketle belirtmek gerekir ki, fikri ve sınai haklar belli şartların bulunması halinde kendi özel kanunları ile birlikte haksız rekabet hükümleri ile de, kümülatif koruma ilkesinin bir yansıması olarak korunabilir. Ancak önemle belirtmek gerekir ki; bu hakların haksız rekabet hukuku kapsamında da korunup korunmayacağının tespitinde ilgili hakkı düzenleyen özel mevzuatın dikkate alınması gerekir. Bu bağlamda, tescilsiz hak özel mevzuatın kapsamı dışında bırakılmışsa, tescil edilmemiş olan ilgili fikri sınai hakın haksız rekabet hükümleri ile korunması mümkündür. Şayet, özel düzenleme tescilsiz hakkı da koruma kapsamına alarak koruma şartlarını tespit etmişse artık haksız rekabet hükümleri uygulama imkânı bulmamalıdır. Meğer ki, yasal düzenlemede haksız rekabete ilişkin ayrı bir hüküm de bulunmuş olsun. Tekrar belirtmek gerekirse tescilli haklar bakımından, ilke olarak sadece ilgili özel düzenleme uygulama alanı bulacaktır. Bununla birlikte özel düzenlemede haksız rekabete ilişkin hükümlerin de uygulanacağına ilişkin bir hüküm olması halinde, haksız rekabet hükümleri de aynı anda devreye girmek durumundadır. Hal böyle olunca, kümülatif koruma ancak özel bir yasa hükmünün bulunması halinde gündeme gelebilmektedir.
Özel düzenlemeler çerçevesinde koruma süresinin tespit edildiği hallerde, sürenin sona ermesiyle birlikte hakkın da sona erip ermediğine göre değerlendirme yapılması gerekir. Bu bağlamda işbu dava özelinde marka ve tasarım hakkının kazanılması, koruma süresi, korumanın kapsamı 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununda (6769 sayılı Kanun) özel olarak düzenlenmiş ve haksız rekabet hükümlerine göre daha üstün koruma sağlanmıştır. 6769 sayılı Kanun ile sağlanan koruma, haksız rekabet hükümlerinin koruduğu menfaatleri de birebir karşılamaktadır. Bu hakların ayrıca haksız rekabet hükümleri ile de korunacağı yönünde 6769 sayılı Kanun ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununda (6102 sayılı Kanun) özel bir düzenleme bulunmamaktadır. O halde bu hakların korunması için ayrıca haksız rekabet korumasına ihtiyaç duyulmadığı gibi, hukuki menfaat de bulunduğundan söz edilemez. Zira, 6769 sayılı Kanun’un uygulanması ile tecavüz tüm etkileri ile birlikte ortadan kalkmakta, yani hüküm herkese karşı ileri sürülerek tecavüz mahsulü ürünler nerede olursa olsun toplatılabilmekte, ürünlere ve münhasıran ürünlerin üretiminde kullanılan araçlara el konulabilmekte ve tecavüzün giderilmesi için zorunlu ise imha edilebilmekte, fiili zarar, yoksun kalınan kâr ve itibar tazminatı adı altında zararı aşan maddi tazminat yanında, manevi tazminata da hükmedilebilmekte olduğundan, ayrıca haksız rekabet hükümleriyle korunması gereken bir alan kalmamaktadır. Bu sonuca varılması, fikri mülkiyet hukuku ilkelerinden olan kümülatif korumanın yadsındığı anlamına gelmemektedir. Zira, belirtildiği üzere kümülatif korumanın uygulanması özel bir kanun hükmünü gerektirir . Nitekim 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (5846 sayılı Kanun) kapsamındaki ad, alamet ve şekillerin hem bu Kanun hem de şartların bulunması durumunda Basın Kanunu 9 uncu madde uyarınca korunmasının düzenlenmiş olması, yine 5846 sayılı Kanun kapsamındaki bu işaretlerin mal ve hizmetlerin kaynağını belirtmede ayırt edici nitelik taşıması halinde 6769 sayılı Kanunun markaya ilişkin 6 ncı maddesinin altıncı fıkrası ve sair hükümleri ile de korunacağının düzenlenmiş olması, bundan başka tescilli veya tescilsiz tasarımın aynı zamanda marka olarak da tescil edilmiş olması veya tescil edilmese bile, markasal kullanılması halinde marka hükümleri ile de korunacağının düzenlenmiş olması, ayrıca 6769 sayılı Kanun’un 58 inci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtildiği üzere tasarımın aynı zamanda eser niteliğinde olması halinde 5846 sayılı Kanun kapsamında da korunacağının düzenlenmiş olması kümülatif korumanın devreye girmesi için yasal bir düzenlemenin gerektiğini açıkça göstermektedir. Yine bu örnekler dışında 5846 sayılı Kanunun 83 üncü maddesi vd. uyarınca haksız rekabet hükümlerinin devreye girmesi de örnek gösterilebilir (Füsun, Nomer Ertan/Mehmet, Helvacı/ Arslan, Kaya, Ticari İşletme Hukuku, İstanbul 2020, s.356-360; Nal/Suluk, Karasu, s.57 vd.).
Mukayeseli hukuk bakımından örnek vermek gerekirse, Alman Haksız Rekabet Kanununun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü bendinde fikri mülkiyet haklarının ihlali, üçüncü fıkrasının birinci bendinde ise markanın ihlali haksız rekabet hallerinden sayılmıştır (gezetse-sm-internet.de/uwg-2004-5.html, erişim, 13.12.2024). Bir diğer örnek ise İsviçre Haksız Rekabet Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (p) bendi gereğince marka ihlali de haksız rekabet hallerindendir (Reha, Poroy/Hamdi, Yasaman, Ticari İşletme Hukuku, Ankara, 2024, s.473).
Somut olay bakımından Dairemizin eski uygulamasına esas teşkil eden mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 57 nci maddesinin beşinci fıkrasında ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarının iltibasa meydan verebilecek surette kullanılmasının da haksız rekabet hallerinden olduğu düzenlenmişti. Bu kapsamda tescilli marka ve tasarım haklarının bu şekilde kullanılmasının marka ve tasarım hakkına tecavüz ile birlikte haksız rekabet de oluşturduğu, anılan haklara tecavüz ve haksız rekabetin kesiştiği alanda, hem özel hükümlerle, hem de haksız rekabet hükümleri ile kümülatif korunması gerektiği Daire uygulamasında kabul edilmişti. Bu kapsamda, Dairemizin kümülatif korumayı kabul etmesinin temel nedeni, 6762 sayılı Kanunda yer alan bu düzenleme idi. Ancak 1 Temmuz 2012 tarihin de yürürlüğe giren 6102 sayılı Kanunda, 6762 sayılı Kanunda değinilen hükmün yerine getirilen 55 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin 4 üncü alt bendinde, “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibaresine yer verilmemiştir. Anılan iki hüküm karşılaştırıldığında 6762 sayılı Kanunun 57 nci maddesinin beşinci fıkrası “…başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalariyle iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak…” şeklinde olmasına rağmen, bu hükmün yerine getirilen 6102 sayılı Kanun’un 55 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4 üncü alt bendi “…başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almak…” şeklindedir. Görüldüğü üzere yeni hükümde “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibaresine yer verilmemiştir. Bunun temel nedeni; mülga 6762 sayılı Kanundan farklı olarak, tescilli işletme adı ve ticaret unvanının 6102 sayılı Kanun’un 50 inci ve 53 üncü maddeleri arasındaki hükümlerle, marka vs. tanıtma vasıtalarının da kendi özel mevzuatında düzenlenmesi ve dolayısıyla özel koruma getirilmesidir. Nitelim, 6102 sayılı Kanunun 55 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4 üncü alt bendinin gerekçesinde; eski hükümden ayrılmanın nedeni; “…anılan ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarına ilişkin karıştırılma koşul, hüküm ve sonuçlarıyla birlikte kendi özel kanun hükmünde kararnamelerinde, yani MarkKHK’da, EndTasKHK’da, CoğİşKHK’da ve tescilli işletme adı ve ticaret unvanı ise TTK’da ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Burada tekrar edilmeleri hem gereksizdir, hem de yorum güçlüklerine sebep olmaktadır. Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden gerekli görülemez…” şeklinde ifade edilmiştir.
Burada belirtilmesi gereken bir husus da, Osmanlı Devletinden gelen ve mülga 551 sayılı Markalar Kanununun yürürlüğe girdiği 1965 tarihine kadar yürürlükte kalan 1304 tarihli Alameti Farika Nizamnamesin de hukuki müeyyidelerin düzenlememiş olması (Haydar, Arseven, “Alameti Farika Hakkının Mahiyeti, Gayri Kanuni Rekabetle Münasebeti ve Doğumu”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, s. 8 73… ), mülga 6762 sayılı Kanun’da marka ve diğer tanıtma vasıtalarının ihlalinin de haksız rekabet halleri arasında sayılmasını gerektirmiştir. Aksi halde marka ve diğer tanıtma vasıtalarının hukuki yönden koruma kapsamı dışında kalma durumu olurdu. Çünkü, hukuki yaptırımlar (hukuk davaları) haksız rekabet hükümleri ile düzenlenmişti. O halde, mülga 6762 sayılı Kanun’da marka ve diğer tanıtma vasıtalarının ihlalinin haksız rekabet hallerinden sayılmasının nedeninin Nizamname’de hukuk yaptırımlarının düzenlenmemesi olması gerekir. 6102 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih itibariyle ise özel düzenlemeler bulunduğundan, artık marka vs. tanıtma vasıtalarını haksız rekabet halleri arasında göstermeye gerek kalmamıştır. Nitekim, 6762 sayılı Kanun döneminde buluşların korunmasına ilişkin Osmanlı Devletinden kalma İhtira Beratı Kanunu ile işçi buluşlarının korunmasına ilişkin 818 sayılı Borçlar Kanununun 336 ncı maddesi(6098 sayılı Kanunun 427 nci maddesi) hükmünün bulunması nedeniyle patent ve faydalı model hakkının iltibas oluşturacak derecede ihlalinin haksız rekabet hali olarak 6762 sayılı Kanunda düzenlenmemiş olması hususu anılan sonuca varmanın doğru olduğunu göstermektedir.
Bu kapsamda belirtmek gerekirse, kanun koyucunun haksız rekabete ilişkin eski ve yeni hüküm bağlamında anılan gerekçelerle eski hükümden ayrılması ile kümülatif koruma yönünden yukarıda belirtilen özel hükümlerin getirilmesi tescilli marka ve tasarım ile tescilsiz tasarımın tıpkı faydalı model ve patent hakkı gibi sadece 6769 sayılı Kanun kapsamında korunmasını yeterli bulduğu anlaşılmaktadır. O nedenle artık, 6102 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara dayalı açılan davalarda, tescilli sınai haklar ile tescilsiz tasarımlar bakımından sadece özel kanun olan 6769 sayılı Kanun hükümleri uygulanabilecek olup 6102 sayılı Kanun’un haksız rekabet hükümlerinin anılan özel hükümler yanında ve aynı anda uygulanması söz konusu olamayacaktır. Diğer bir ifade ile bu kapsamda kümülatif koruma uygulanmayacaktir (bkz. Nomer Ertan/Helvacı/Kaya, s. 356 vd.; Sabih, Arkan, Ticari İşletme Hukuku, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, 30. Bası, Ankara 2024, s.363).
Bu açıklama sonrasında somut olaya dönüldüğünde, davacı marka ve tasarım hakkına tecavüzün, haksız rekabetin tespiti, önlenmesi, ref’i ve markanın hükümsüzlüğü taleplerinde bulunmuş, davalı müvekkilinin tescilli bir markası olduğunu, bu markanın davacı markalarına benzemediğini, bu nedenle kullanımlarının da yasal olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Davacının ihlal edildiğini iddia ettiği marka ve tasarım hakkı TPE nezdinde tescilli olup 6769 sayılı Kanun ile getirilen özel hükümlerle haksız rekabet korumasını da kapsayacak şekilde ve haksız rekabete göre daha üstün koruma getirerek düzenlenmiştir. Davacı bu özel hükümlere de dayanmış olduğundan marka ve tasarımın koruma alanları ile haksız rekabetin koruma alanının kesişmiş olduğu dava konusu olayda, yalnızca özel hükümler uygulama alanı bulacak olup özel hükmün yanında haksız rekabetin uygulanmasını gerektirir herhangi bir kanun hükmü olmadığından, özel kanunla birlikte eş zamanlı olarak genel hüküm olan haksız rekabet hükümlerinin de uygulanmasının hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Haksız rekabet hukuku hükümlerinin uygulanması, ancak, marka ve tasarımın kapsamı dışında kalan durumlarda ve marka ve tasarımın haksız rekabetle kesiştiği alan dışında kalan boşluk yönünden söz konusu olacaktır. Somut olayda böyle bir boşluk bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, Dairemizin daha öncede kabul ettiği üzere (bkz. Dairemizin 14.03.2022 gün ve 2019/5189-1852 sayılı, yine 22.04.2021 gün ve 2021/89-3054 sayılı kararları) somut olay bakımından 6769 sayılı Kanun ile haksız rekabet hükümlerinin birlikte uygulanmasını gerektiren kümülatif korumanın geçerli olmadığı gözetilerek haksız rekabetin tespit ve men’ine ilişkin taleplerin reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; dünya hukuk sistemlerinde haksız rekabetin önlenmesine ilişkin kurallar ile fikri mülkiyet haklarına ilişkin kuralların şartların mevcudiyeti hâlinde beraber, doğrudan ve birinci dereceden uygulanabileceğinin ağırlıklı olarak kabul edildiği, fikri mülkiyet hakları ile haksız rekabet hükümlerinin uygulanma alanı, amacı ve konuları birbirinden farklı olduğu, fikri mülkiyet haklarının hakkın sahibini ve hakkın kendisini koruduğu, haksız rekabetin önlenmesine dair hükümlerin ise emeğin korunması ilkesi kapsamında dürüst ve serbest rekabet ortamının korunmasını, bir başka deyişle bozulmamasını amaçladığı, davacının ayrı ayrı her iki durumun da tespitini istemekte (marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet) hukuki yararının bulunduğu, haksız rekabet hükümlerinin uygulanamaz hâle getirilmesiyle, aynı davada davacının marka hakkının ihlâli durumunda, aynı zamanda dürüst rekabet ortamının da bozulduğunun tespitini talep etme hakkı ortadan kalkacağı, bu durumun doğru olmadığı, mehaz hukuk sistemlerinde “izole” yorumdan ziyade tamamlayıcı yorumun tercih edildiği, buna göre özel düzenlemeyi zedelemeden ve onunla aynı amaç yönünde haksız rekabet hükümlerine müracaat edilerek koruma sağlanmasının tamamlayıcı yorum olarak kabul edilebileceği, koşulların varlığı durumunda kümülatif uygulamanın mehaz hukuk dahil tüm hukuk sistemlerinde kabul edildiği, kümülatif koruma ilkesinin söz konusu olduğu hâlde hak sahibi seçme zorunluluğuna tâbi olmayıp şartlarını taşıması koşuluyla hukuki sebeplerden birine, birkaçına veya tamamına bu ilke kapsamında dayanabileceği, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) haksız rekabete ilişkin düzenlemesi sıkı bir şekilde dürüstlük kuralına bağlı olan ve “dürüst piyasayı sağlamaya hizmet eden” kurallardan oluştuğu, Türk haksız rekabet hukukunun esin kaynağının İsviçre’nin 1986 tarihli “Haksız Rekabete Karşı Federal Kanun” olduğu, batı ülkelerinin büyük bir kısmında haksız rekabet hukukunun yeni yörüngesinin bu olduğu gerekçesiyle ve Özel Daire bozma kararındaki karşı oyda yer alan gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; taraf markalarının farklı olduğunu, davacı markasının tanınmış olmadığını, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığını, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini ileri sürerek direnme kararını temyiz etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının “…” ibaresini içeren kullanımlarına ilişkin olarak davacıya ait sınai hakların korunması bağlamında SMK hükümleri ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair hükümlerin kümülatif olarak uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.
1. İlgili Hukuk
1. 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 1 ve 58. maddeleri.
2. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 54… . maddeleri.
3. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 56… . maddeleri.
4. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun (FSEK) 83, 84, 85… . maddeleri.
5. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 60. maddesi.
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenleme ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Kümülatif koruma, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını aynı anda taşıması hâlinde o mevzuatların tamamı ile korunabilmesi olup bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını taşıması hâlinde hak sahibinin her bir yasal düzenlemeye birlikte dayanarak koruma talebinde bulunması ve mahkemelerce de eş zamanlı olarak her bir mevzuat hükümleri ile hak sahibinin tatmin edilmesidir. Bu kapsamda kümülatif koruma, somut olayda olduğu gibi markanın izinsiz kullanımına karşı hem marka hakkına tecavüz hem de haksız rekabet hükümlerine göre korunmasıdır.
3. Belirtmek gerekir ki fikri ve sınai haklar, belli şartların varlığı hâlinde kendi özel kanunları ile birlikte haksız rekabet hükümleri ile de korunabilir. Ancak bu hakların haksız rekabet hukuku kapsamında da korunup korunmayacağının tespitinde ilgili hakkı düzenleyen özel mevzuatın dikkate alınması gerekir.
4. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkı, özel mevzuatın kapsamı dışında bırakılmışsa anılan hakkın haksız rekabet hükümleri ile korunması mümkündür. Özel düzenleme tescilsiz hakkı da koruma kapsamına alarak koruma şartlarını tespit etmişse artık haksız rekabet hükümleri uygulama imkânı bulmaz. Öte yandan özel düzenlemede haksız rekabet korumasına ilişkin ayrı bir hüküm de mevcut ise kümülatif koruma söz konusu olabilecektir. Bu kapsamda tescilli haklar bakımından kural olarak sadece ilgili özel düzenleme uygulama alanı bulacak olmakla birlikte özel düzenlemede haksız rekabete ilişkin hükümlerin de uygulanacağına ilişkin bir hüküm olması hâlinde haksız rekabet hükümleri de aynı anda devreye girer. Dolayısıyla sınai hakka ilişkin kümülatif koruma, ancak özel bir yasa hükmünün bulunması hâlinde gündeme gelebilir.
5. Özel düzenlemeler çerçevesinde koruma süresinin tespit edildiği hâllerde sürenin sona ermesiyle birlikte hakkın da sona erip ermediğine göre değerlendirme yapılması gerekir. Bu bağlamda eldeki dava özelinde marka hakkının kazanılması, koruma süresi, korumanın kapsamı SMK’da özel olarak düzenlenmiş ve haksız rekabet hükümlerine göre daha üstün koruma sağlanmıştır. Sınai Mülkiyet Kanunu ile sağlanan koruma, haksız rekabet hükümlerinin koruduğu menfaatleri de birebir karşılamaktadır. Bu hakların ayrıca haksız rekabet hükümleri ile de korunacağı yönünde ne SMK’da ne de 6102 sayılı TTK’da özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu hakların korunması için ayrıca haksız rekabet korumasına ihtiyaç duyulmadığı gibi hukuki menfaat de yoktur. Zira SMK’nın uygulanması ile tecavüz, tüm etkileri ile birlikte ortadan kalkmakta olup hüküm herkese karşı ileri sürülerek tecavüz mahsulü ürünler nerede olursa olsun toplatılabilmekte, ürünlere ve münhasıran ürünlerin üretiminde kullanılan araçlara el konulabilmekte ve tecavüzün giderilmesi için zorunlu ise imha edilebilmekte, fiili zarar, yoksun kalınan kâr ve itibar tazminatı adı altında zararı aşan maddi tazminat yanında, manevi tazminata da hükmedilebilmekte olduğundan ayrıca haksız rekabet hükümleriyle korunması gereken bir alan kalmamaktadır.
6. Bu durum fikri mülkiyet hukuku ilkelerinden olan kümülatif korumanın yadsındığı anlamına gelmez. Zira kümülatif korumanın uygulanması özel bir kanun hükmünü gerektirir. Nitekim FSEK kapsamındaki ad, alamet ve şekillerin hem anılan Kanun hem de şartların bulunması durumunda 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca korunmasının düzenlenmiş olması, yine FSEK kapsamındaki bu işaretlerin mal ve hizmetlerin kaynağını belirtmede ayırt edici nitelik taşıması hâlinde SMK’nın markaya ilişkin 6. maddesinin 6. fıkrası ve sair hükümleri ile de korunacağının düzenlenmiş olması, bundan başka tescilli veya tescilsiz tasarımın aynı zamanda marka olarak da tescil edilmiş olması veya tescil edilmese bile markasal kullanılması hâlinde marka hükümleri ile de korunacağının düzenlenmiş olması, ayrıca SMK’nın 58. maddesinin 3. fıkrasında belirtildiği üzere tasarımın aynı zamanda eser niteliğinde olması hâlinde FSEK kapsamında da korunacağının düzenlenmiş olması kümülatif korumanın devreye girmesi için yasal bir düzenlemenin gerekliliğini açıkça göstermektedir.
7. Mülga 6762 sayılı TTK’nın 57/5. maddesinde ad, ünvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarının iltibasa meydan verebilecek surette kullanılmasının da haksız rekabet hâllerinden olduğu düzenlenmişti. Öte yandan 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK’da, 6762 sayılı TTK’da değinilen hükmün yerine getirilen 55/1-a-4 maddesinde “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibaresine yer verilmemiştir. 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a-4 maddesi “…başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almak…” şeklindedir.
8. Bunun temel nedeni mülga 6762 sayılı TTK’dan farklı olarak, tescilli işletme adı ve ticaret unvanının 6102 sayılı TTK’nın 50. ve 53. maddeleri arasındaki hükümlerle, marka vs. tanıtma vasıtalarının da kendi özel mevzuatında düzenlenmesi ve dolayısıyla özel koruma getirilmesidir. Bu değişikliğin gerekçesi, 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a-4 maddesi gerekçesinde “…anılan ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarına ilişkin karıştırılma koşul, hüküm ve sonuçlarıyla birlikte kendi özel kanun hükmünde kararnamelerinde, yani MarkKHK’da, EndTasKHK’da, CoğİşKHK’da ve tescilli işletme adı ve ticaret unvanı ise TTK’da ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Burada tekrar edilmeleri hem gereksizdir, hem de yorum güçlüklerine sebep olmaktadır. Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden gerekli görülemez…” şeklinde ifade edilmiştir.
9. Bu kapsamda mevcut yasal durum itibariyle 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara dayalı açılan davalarda tescilli sınai haklar ile tescilsiz tasarımlar bakımından sadece özel kanun olan SMK hükümleri uygulanabilecek olup 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabet hükümlerinin anılan özel hükümler yanında ve aynı anda uygulanması söz konusu olamayacaktır. Başka bir anlatımla 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğü sonrasında açılan davalarda tescilli sınai haklar ile tescilsiz tasarımlar bakımından SMK hükümleri için ayrıca haksız rekabet hükümleri kapsamında kümülatif koruma söz konusu olmayacaktır.
10. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacıya ait “İPEK” esas unsurlu markalar ile aynı ibareyi içeren görsellere ilişkin tasarım tescilinin bulunduğu, davacının anılan sınai haklarına dayalı olarak davalıya ait 2020/02197 sayılı ve “… Doğadan Gelen Armağan+Şekil” ibareli markanın hükümsüzlüğünü, davalının “…” ibaresini içeren kullanımlarının davacının markaları ve tasarımlarından doğan haklarına tecavüz ile haksız rekabet teşkil ettiğini iddia ederek hem sınai haklara tecavüz hem de haksız rekabet oluşturduğunun tespitini, menini ve refini isteyerek hem SMK hükümlerine hem de 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabet hükümlerine dayalı olarak kümülatif koruma talebinde bulunduğu, hem Özel Daire hem de Bölge Adliye Mahkemesince de kabul edildiği üzere davalının “…” ibaresini içeren kullanımlarının davacının tescilli markaları ile tescilli tasarımından doğan haklarına tecavüz teşkil ettiğinin belirlendiği, yine davalıya ait 2020/02197 sayılı ve “… Doğadan Gelen Armağan+Şekil” ibareli markanın hükümsüzlüğüne karar verildiği anlaşılmakta olup davalının anılan eylemlerinin davacının markaları ile tasarımından doğan sınai haklara tecavüz niteliğinde olduğu uyuşmazlık kapsamı dışındadır.
11. Davacı tarafın koruma taleplerine dayanak olan “İPEK” esas unsurlu markaları ile 2020/02197 sayılı tasarımı Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) nezdinde tescilli olup anılan markalar ve tasarımdan doğan sınai haklar, SMK ile getirilen özel hükümlerle haksız rekabet hukukunu da kapsayacak şekilde ve haksız rekabete göre daha üstün şekilde korunmaktadır.
12. Bu anlamda davacıya ait markalardan ve tasarımdan doğan haklara ilişkin SMK’ya dayalı olarak ortaya çıkan koruma kapsamı ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair koruma kapsamı kesişmekte olup SMK’daki özel hüküm yanında 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair hükümlerinin de kümülatif olarak uygulanabileceğine dair yasal düzenleme SMK’da yer almadığından özel kanun olan SMK hükümleri dahilinde marka ve tasarım hakkına sağlanan koruma yanında genel kanun niteliğindeki 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair hükümlerinin uygulanmasının hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Zira markanın ve tasarımın yasal koruma kapsamı dışında kalıp haksız rekabete dair hükümlerin uygulanması için gerekli olan boşluk somut olayda mevcut değildir.
13. Bu itibarla davalının “…” ibaresini içeren kullanımlarına ilişkin olarak davacıya ait sınai hakların korunması bağlamında SMK hükümleri ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair hükümlerin birlikte uygulanmasında hukuki yarar bulunmamakla somut olayda SMK ile haksız rekabet hükümlerinin kümülatif olarak uygulanması, mevcut yasal çerçeve içerisinde mümkün olmadığından haksız rekabetin tespitine, menine ve refine yönelik taleplerin reddine karar verilmesi gerekir.
14. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; somut olayda talep/dava yığılmasının söz konusu olduğu, tek bir dava ile ileri sürülmüş olsa bile her bir talep bakımının ayrı ayrı davaların mevcut olduğu, SMK ile ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabet hükümleri arasında özel kanun-genel kanun ilişkisinin bulunmadığı, zira her iki düzenlemelerin farklı hukuki menfaatleri koruduğu, bu anlamda her iki kurumun farklı amaçlarla farklı kanunlarda düzenlendiği, talep yığılmasının söz konusu olduğu somut olayda aynı vakıa için farklı hukuki sebeplere dayalı olarak korunma talebinde bulunulması karşısında haksız rekabet hükümlerinin fikri ve sınai haklar yanında tali değil doğrudan uygulama alanı bulabileceği, bu hususta özel bir kanun hükmüne ihtiyacın bulunmadığı, bu anlamda taleplerin birbirinden bağımsız olduğu, marka hakkına tecavüzün tespiti ile haksız rekabetin tespitine dair taleplerin dayanağı hukuki sebeplerin farklılaştığı, bu anlamda davacının her iki hukuki kuruma dayalı olarak koruma talep edebileceği, ortaya çıktığı iddia edilen zarar bakımından ise TBK’nın 60. maddesi kapsamında tek bir tazminata hükmedileceği, 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a-4 maddesinde, mülga 6762 sayılı TTK’nın 57/5. maddesinde yer alan ifadelere yer alan “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibarelerine yer vermemiş olmasının sınai haklara ilişkin olarak hem SMK hem de haksız rekabet hükümleri çerçevesinde kümülatif korumadan vazgeçtiği şeklinde yorumlanamayacağı, nitekim bu hususun 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a-4 maddesine ilişkin gerekçede de “…Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden gerekli görülemez…” şeklinde açıkça ifade edildiği, bu ifadenin kümülatif koruma ilkesini desteklediği, bu kapsamda mülga 6762 sayılı TTK ile 6102 sayılı TTK’nın uygulanması arasında kümülatif koruma yönünden herhangi değişikliğin söz konusu olmadığı, her iki hukuki kurum vasıtasıyla sağlanan korumanın kendi içerisinde farklılaştığı, bu kapsamda 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğünden sonra da fikri haklara tecavüz teşkil eden bir fiilin SMK hükümleri yanında ilgili koşullarını sağlaması hâlinde haksız rekabete ilişkin 6102 sayılı TTK hükümleri kapsamında da kümülatif olarak korunabileceği, aksi yorumun kanun koyucunun amacına aykırı olduğu, bu sebeplerle direnme kararının yerinde olduğu görüşü ile yine direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
15. Hâl böyle olunca İlk Derece Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 18.06.2026 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
”K A R Ş I O Y”
Dava, marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, meni, refi ve unvan terkini istemine ilişkindir.
Davacı tarafça, “İPEK” esas unsurlu markalara ve aynı ibareyi içeren tasarım tesciline dayalı olarak davalının “…” ibareli kullanımının marka ve tasarım hakkına tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiği iddia edilip anılan eylemlerin sınai haklarına tecavüz yanında haksız rekabet teşkil ettiğinin tespitine karar verilmesi talep edilmiştir. Bu anlamda davacı tarafça aynı eylem hiç her 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’ndaki sınai hakkına (SMK) hem de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndaki (6102 sayılı TTK) haksız rekabet hükümlerine göre kümülatif koruma talep edilmiştir.
Somut uyuşmazlık bağlamında kümülatif koruma ile kastedilen, fikri bir hak sahibinin mevzuatta yer alan fikri haklara ilişkin hükümler ile birlikte haksız rekabet hükümleri çerçevesinde de korunması olup fikri hak sahibinin, koşulların bulunması hâlinde herhangi bir seçim yapmak durumunda kalmaksızın karşı tarafın eylemi nedeniyle her iki hukuki kuruma ilişkin düzenlemeler kapsamında korunmasını ifade eder.
Bu gibi durumlarda seçimlik talepten ziyade taleplerin yığılması söz konusu olup davacı tarafça birbirinden bağımsız birden fazla talebin birbirinden bağımsız olarak aynı dava dilekçesinde ileri sürülmesi ile her iki kuruma ilişkin düzenlemeler kapsamında koruma talep edilmiştir. Bu anlamda aynı eylem için talep edilen kümülatif koruma farklı hukuki sebeplere dayanmaktadır.
Eldeki uyuşmazlık bağlamında üzerinde durulması gereken husus ise marka ve tasarım hakkının ihlâli durumunda SMK hükümleri yanında ve ondan bağımsız olarak 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabet hükümlerine dayalı koruma koşullarıdır. Bu koşulların belirlenmesi ise öncelikle SMK ile TTK’nın haksız rekabete ilişkin hükümleri arasındaki ilişkinin belirlenmesini gerektirir.
Sınai Mülkiyet Kanunu’nun amacı Kanun’un 1. maddesinde “Bu Kanunun amacı; marka, coğrafi işaret, tasarım, patent, faydalı model ile geleneksel ürün adlarına ilişkin hakların korunması ve bu suretle teknolojik, ekonomik ve sosyal ilerlemenin gerçekleştirilmesine katkı sağlamaktır.” şeklinde belirtilmiştir. Öte yandan haksız rekabete ilişkin düzenlemelerin amacı ise 6102 sayılı TTK’nın 54/1. maddesinde “Haksız rekabete ilişkin bu Kısım hükümlerinin amacı, bütün katılanların menfaatine, dürüst ve bozulmamış rekabetin sağlanmasıdır.” şeklinde açıkça ifade edilmiş olup aynı maddenin 2. fıkrasında, “Rakipler arasında veya tedarik edenlerle müşteriler arasındaki ilişkileri etkileyen aldatıcı veya dürüstlük kuralına diğer şekillerdeki aykırı davranışlar ile ticari uygulamalar…” haksız rekabet fiilinin niteliği olarak tanımlanmıştır. Buradan hareketle somut uyuşmazlık özelinde SMK korumasının amacı bireyin kişisel nitelikte ve kısmen tekelci yetkiler sağlayan sınai mülkiyet haklarının korunmasıdır. Öte yandan haksız rekabet hükümlerinin amacı ise dürüst ve bozulmamış rekabet ortamının korunmasıdır. Bu anlamda fikri hak korumasında yalnızca hak sahibi talepte bulunabilecekken haksız rekabet korumasını talep edebilecek kimseler rakiplerle sınırlı olmayıp dürüst rekabet ortamının tesisinde menfaati olan tüm piyasa aktörleridir. Bu hâliyle fikri haklara dayalı koruma taleplerinde hukuki yarar bireysel menfaatlerle ilgiliyken haksız rekabet korumasında bireylerin yanında bir anlamda dürüst ve adil rekabetin işleyişiyle alakalı kamusal menfaatlerin de korunması söz konusudur.
Bu hâliyle SMK ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete ilişkin hükümleri arasında, her iki düzenlemenin farklı hukuki menfaatleri koruması sebebiyle özel kanun-genel kanun ilişkisi bulunmamaktadır. Bu sebeple davacı tarafından aynı fiil için hem fikri haklara hem de haksız rekabete ilişkin düzenlemelere dayalı olarak talepte bulunulması, taleplerin yığılması niteliğinde olup her iki hukuki kuruma dayalı olarak birbirlerinden bağımsız olarak koruma talep edilebilmesi mümkündür. Zira bahsedilen amaç farklılığı dolayısıyla fikri hak koruması ile haksız rekabet koruması birbirini dışlamayan, birlikte var olabilen hukuki kurumlardır.
Mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 57/5. maddesinde “…ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları…” şeklindeki kelimelerin 6102 sayılı TTK’nın 54/1-a-4 maddesinde tekrar edilmemiş olması, kanun koyucunun kümülatif koruma ilkesinden vazgeçtiği şeklinde yorumlanamaz. Nitekim bu husus 6102 sayılı TTK’nın 54/1-a-4 maddesinin gerekçesinde; kümülatif korumanın uygulanması için eski kanunda kullanılan “marka” vs. gibi ibarelerin yeni kanunda yer almasına gerek olmadığı açıkça belirtilmiştir. Bu itibarla bir fikri hakkın ihlâli aynı zamanda haksız rekabet teşkil etmesi durumunda hem SMK hem de haksız rekabet hükümlerine göre kümülatif koruma mümkün olup kümülatif koruma için özel kanun hükmüne ihtiyaç yoktur.
Bir fikri hak sahibinin hem SMK hem de haksız rekabet hükümleri çerçevesinde korunması sırasında her iki hukuki kurumun tazminat vs. gibi zarar giderim hâlleri dışında tespit, men ve ref anlamında farklı yaptırımlar söz konusu olacaktır. Bu kapsamda marka hakkına tecavüz teşkil eden eylemin tespiti, meni ve refi ile aynı zamanda haksız rekabet teşkil eden eylemin tespiti, meni ve refinde ortaya çıkacak bu farklılıklar sebebiyle davacının hem SMK’ya hem de haksız rekabet hükümleri dahilinde korunma hususunda hukuki yararı mevcuttur. Ortaya çıkan zararın giderimi anlamında da 6098 sayılı TBK’nın 60. maddesi kapsamında tek bir tazminata hükmedileceği hususunda da bir duraksama bulunmadığından fikri hak korunmasının yanında haksız rekabet korunmasının dışlanması, kanun koyucunun amacı ile mevzuattaki sistematiğe aykırı sonuçlar ortaya çıkaracaktır.
Dolayısıyla bir eylem, bir kişinin fikri hakkını ihlâl edebilirken aynı zamanda bu davranış dürüst ve adil rekabeti bozan, haksız rekabet teşkil eden bir eylem niteliğinde olabilir. Her birinin koşullarına bakılarak mümkün ise her iki koruma da söz konusu olabilir. Bu bağlamda salt sınai hakkın ihlâlinin varlığı hâlinde başka bir koşula bakılmaksızın haksız rekabetin bulunduğu söylenemeyecek ise de eylemin bünyesinde hem sınai hakkın ihlâline hem de haksız rekabete neden olan koşulların mevcudiyeti hâlinde fikri hak koruması ile haksız rekabet koruması birbirinden bağımsız ve kümülatif olarak tesis edilebilecektir.
Tüm bu hususlardan hareketle; davalının “…” ibaresini içeren kullanımlarına ilişkin olarak davacıya ait sınai hakların korunması bağlamında SMK hükümleri ile 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabete dair hükümlerin kümülatif olarak uygulanması mümkündür. Dolayısıyla bu yöndeki gerekçeye dayalı olarak İlk Derece Mahkemesince verilen direnme kararı yerinde olup direnme kararının onanması gerekir.
Hâl böyle olunca, direnme kararının Özel Daire kararında gösterilen nedenlerle bozulmasına ilişkin Değerli Çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
”K A R Ş I O Y”
Hukukta kümülatif uygulamanın mümkün olup olmadığı, hukuka aykırı bir eylem nedeniyle kişilere birden fazla hukuk kuralının hukuki koruma sağladığı hâllerde özellikle sağlanan farklı korumalar bakımından her iki Kanun hükmünün bir arada uygulanıp uygulanmayacağıyla ilgilidir.
Markaya tecavüz ve haksız rekabetin kümülatif uygulaması; aynı fiilin hem 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) anlamında marka hakkını ihlâl etmesi hem de Türk Ticaret Kanunu (TTK) kapsamında dürüstlük kuralına aykırı bir haksız rekabet teşkil etmesi durumunda, her iki kanun hükümlerinin uygulanabilir olduğunu ifade eder. Bu iki ihlâl türünün kümülatif olarak ele alınması, marka sahibine aynı olay için birden fazla hukuki argüman ve talep imkânı sunmuş olmaktadır.
Marka hakkı ve haksız rekabet hükümlerinin kümülatif uygulanabilirliği 6102 sayılı TTK öncesinde kabul edilmekte iken TTK sonrası verilen daha yeni tarihli Yargıtay kararlarında görüş değişikliğine gidilerek kümülatif uygulamanın mümkün olmadığı ve ayrıca haksız rekabet hükümlerinin uygulanamayacağı yönünde kararlar verilmiştir.
Bu konuda direnmeye konu bozma kararında yer alan en önemli gerekçe, 6102 sayılı TTK 55/1-a maddenin 4. bendinde haksız rekabet hâllerinden sayılan hüküm ile bu hükmün öncesinde yürürlükte olan 6762 sayılı TTK’daki karşılığı olan 57/1 maddenin 5. bendindeki yazım farklılığıdır.
Önceki kanundaki hüküm; “5. Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullanıldığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalariyle iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak veyahut iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” şeklinde iken yeni Kanundaki hüküm; “4.Başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almak” şeklinde yazılmıştır.
Burada bir yazım farklılığı var ise de aslında içerikleri aynı olup bir anlam farklılığı yoktur. Önceki Kanunda hususiyle diye başlayarak örnek sayma yöntemiyle markadan söz edilmiş ise de bu öncesi ifadeye yeni kapsamlar çizen bir örnek sayma olmayıp önceki ifadenin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklama amaçlı bir ifadedir.
Bozma kararında kanun gerekçesinin de kümülatif uygulama yapılamayacağını ortaya koyduğu belirtilmiş olduğundan madde gerekçesini de değerlendirmek gerekmektedir.
Kanunun gerekçesinde, her iki hükmün lafızları farklı ise de içeriklerinin özdeş olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu zaten tek başına hüküm farklılığının amaçlanmadığını ortaya koymaktadır. Devamında yer alan, bu değişikliğin, “6762 sayılı Kanundaki hükmün öğreti ve mahkeme kararlarındaki birikiminin feda edilmesi, uygulanamaz kabul edilmesi anlamını taşımadığı” açıklamaları da düzenlemenin markaya dayalı haksız rekabet korumasının dışlanma amacı taşımadığını göstermektedir.
Yine gerekçede yer alan “Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikrî mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden de gerekli görülemez” açıklaması da kümülatif uygulama yapılabilmesi için böyle bir yazımın gerekli olmadığı ve bu yazım şekline rağmen yine de kümülatif uygulamanın mümkün olduğu anlamını taşımaktadır.
Gerekçede gösterilen bu üç ayrı neden, yazım farklılığının kümülatif uygulamanın terk edilmesi ve markalar bakımından TTK’daki haksız rekabet hükümlerinin uygulanmaması için yapılmadığını açıkça göstermekte iken gerekçeye tamamen tersi anlamlar yüklenmesinin dilbilimsel ve hukuksal olarak hiçbir dayanağı yoktur.
Aynı konu hakkında genel bir kanun ile daha özel ve sınırlı kurallar içeren başka bir kanun çelişirse özel kanunun önceliği devreye girecek ve özel kanun uygulanacaktır. 6102 sayılı TTK’nın haksız rekabet hükümleri ile 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunun marka hükümleri arasında genel kanun özel kanun ilişkisi bulunduğundan da söz edilemez. Zira bu iki koruma mekanizması birbirinden bağımsız amaçlara hizmet etmektedir.
Marka hükümlerinin amacı, tescilli marka sahibinin tekel hakkını korumak ve hukuka aykırı tecavüzleri önlemektir. Temel ölçütü ise tescil ve karıştırılma ihtimali olup mutlak bir hakkın ihlâline dayanır.
Haksız retkabet hükümlerinin amacı ise dürüst ve bozulmamış rekabet ortamını korumaktır. Haksız rekabet hükümleri tarafların rakiplik veya müşteri ilişkisi içinde olup olmadığına bakar. Tescilsiz işaretler, ambalajlar, ticaret unvanları ve işletme adları da dürüstlük kurallarına aykırı kullanıldığında bu kapsamda korunur.
Birisinin asıl amacı mutlak bir hak olan markayı korumak diğerinin ise rekabet ortamını korumak olan iki hükmünün birbiri karşısında özel hüküm genel hüküm ilişkisi içinde olduğunun kabul edilebilmesi hukuken mümkün değildir.
Öte yandan her iki hüküm aynı eylem nedeniyle ayrıntılı hukuki koruma sağlayan düzenlemeler iken ve bazı hükümlerinde farklılışma var iken bunların birbiri karşısında genel hüküm özel hüküm ilişkisi içinde olduğu da düşünülemez.
Marka hükümlerinin haksız rekabet hükümlerinin sağladığı korumaları sağladığı gibi daha fazlasını sağladığı şeklindeki bir düşüncenin de doğru olmayacağı haksız rekabet hükümleri ile marka hükümlerinin karşılaştırılması sonucu açıkça anlaşılmaktadır.
Haksız rekabetle ilgli olarak TTK 56/1. maddenin (b) ve (c) bentleri gereğince verilebilecek olan; Haksız rekabetin men’i kararı ve haksız rekabetin sonucu olan maddi durumun ortadan kaldırılması, yanlış veya yanıltıcı beyanların düzeltilmesi ve haksız rekabetin işlenmesinde etkili olan araçların ve malların imhası kararları davada taraf olmayan üçüncü kişiler hakkında da uygulanabilmektedir. Zira, Kanunun (TTK) 56/4. maddesinde yer alan; “Bir kimse aleyhine birinci fıkranın (b) ve (c) bentleri gereğince verilmiş olan hüküm, haksız rekabete konu malları, doğrudan veya dolaylı bir şekilde ondan ticari amaçla elde etmiş olan kişiler hakkında da icra olunur.” hükmü bunu mümkün kılmaktadır.
6769 sayılı kanunda ise davada taraf olmayanlar bakımından verilen kararın icra edilebilir olduğuna dair böyle bir hüküm yer almamaktadır. Bu örnek dahi tek başına, marka hükümlerinin TTK hükümlerinden daha fazla koruma sağladığı ve bu nedenle kümülatif uygulama yapılamayacağı tezinin Kanun hükümleriyle bağdaşmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda birden fazla sorumluluk sebebi bulunması hâlinde sebeplerin yarışması ile ilgili olarak yer alan düzenleme şöyledir: Bir kişinin sorumluluğu, birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa hâkim, zarar gören aksini istemiş olmadıkça veya kanunda aksi öngörülmedikçe, zarar görene en iyi giderim imkânı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir (TBK 60/1).
Kişinin hukuka aykırı bir davranış nedeniyle uğradığı manevi zararının tazminini gerektiren iki ayrı hukuk kuralı var ise varsayalım ki bunlardan birisi TBK’da, diğeri ise özel bir kanunda olsun, kişi bunlardan istediği birine dayanabilir. Özel Kanundaki hükme dayanmış ise artık TBK’daki diğer hukuk kuralı uygulanamaz olacak ve buna dayalı olarak ayrı bir dava açması da mümkün olmayacaktır. Dava reddedilmiş ise bu kez ben diğer hukuki sebebe dayanıyorum diyerek açtığı davanın ise kesin hüküm nedeniyle reddi gerekecektir.
Ancak kişi aynı olay nedeniyle ayrıca maddi zarara uğramış ise ve yine maddi zararın tazminini mümkün kılan hem TBK’da hem de özel kanunda hüküm var ise kişi burada da istediği kanun hükmüne dayanabilir. Manevi tazminat için özel kanuna dayanmış iken maddi tazminat için bu kez kendisine daha iyi koruma sağladığını düşündüğü TBK hükmüne dayanabilir.
Birisi için özel Kanuna dayanmış iken diğeri için genel Kanun olarak TBK’ya dayanmasını engelleyen bir hüküm yoktur. TBK 60. maddedeki sebeplerin yarışması kuralı burada birlikte uygulanmaz. Zira maddi ve manevi zarar aynı kişide aynı eylem sonucu doğmuş olsa da maddi tazminat ve manevi tazminatın koruduğu değerler farklı olup açılan davalar da birbirinden farklı davalardır. Aynı dava dilekçesinde istenmiş olması bunları tek dava hâline getirmez.
Davaların yığılması başlığını taşıyan HMK 110. maddede; davacının, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebileceği düzenlenmiştir. Maddi tazminat ve manevi tazminat aynı olaya dayalı istense bile birbirinden bağımsız iki ayrı asli talep olup bu kanun hükmü ile bunların iki ayrı dava sayılacağı ortaya konulmuştur. Zira kanun bunu davaların yığılması olarak değerlendirmiş davalar kelimesiyle birden fazla davanın varlığını ortaya koymuştur.
Davaların yığılmasında sebeplerin (hakların) yarışmasından değil ancak hakların kümülatif uygulanmasından söz edilebilir.
Hakların yarışması ve hakların kümülatif uygulanmasıyla ilgili bu açıklama ve örneklerden sonra haksız rekabete ve marka hakkına dayalı taleplerin ayrı dava sayılıp sayılmayacağı ve buradan hareketle kümülatif uygulamanın mümkün olup olmayacağı üzerinde durmak gerekir.
6102 sayılı TTK 56. maddede haksız rekabet nedeniyle hukuki sorumluluk düzenlenmiş olup hüküm, “Çeşitli davalar” başlığını taşımaktadır. Madde başlığı zaten haksız rekabete dayalı maddedeki talep haklarının ayrı bir dava konusu olduğunu ve aynı dava dilekçesi içinde istenmiş olsa bile bunun dava yığılması olacağını ortaya koymuştur. Madde içeriğindeki hükümler de bunların ayrı dava olduğunu göstermektidir. Örneğin 3. fıkrada bazı kurum ve kuruluşların açabileceği davalar belirtilirken, “birinci fıkranın (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı davaları açabilirler” ifadesi ile bunların ayrı dava olduğu ve dava yığılması sayılacağı açıkça da somutlaştırılmış durumdadır.
6769 sayılı Kanunun 149. maddesinde de Sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin, mahkemeden hangi taleplerde bulunabileceği sayılmıştır. Bu talepler de büyük ölçüde asli talep niteliğini taşıdığından ayrı dava niteliğini taşımaktadır. Sadece (149/1 maddenin (ç) bendinde sayılan, tecavüzün kaldırılması ile maddi ve manevi zararın tazmini talepleri ifadesi zaten başlı başına üç ayrı davaya imkân vermektedir.
Bu hükümde davaların yığılması ve davalar ifadesi kullanılmamış ise de bu davaların yığılması olmadığı anlamına gelmez. HMK 110. madde hükmü de davaların yığılmasını düzenlediği hâlde içeriğinde talepler ibaresini kullanmaktadır.
Bunlar ayrı talepler ve ayrı davalar sayıldığı zaman, zaten kümülatif uygulamanın önünde de hiçbir engel kalmamaktadır. Kişi markaya tecavüzün tespitini 6769 sayılı Kanuna göre isteyebilecek iken diğer talepler yönünden haksız rekabet hükümlerine dayanabilecek ve bu kapsamda haksız rekabetin men’i davası da açabilecektir. Zira hukuk kişiyi; hukuka aykırı eylemlere karşı farklı hukuk kurallarıyla farklı şekilde koruyorsa kişi de hukukun tanıdığı bu korumaları, farklı talepleri yönünden farklı kanunlardaki farklı hukuk kurallarına dayanarak isteyebilecektir.
Nasıl ki bir kişi almak isteği ekmek için bir fırına, peynir için ise bir markete gidebiliyor ise markette ikisi de var hatta daha fazlası var diye markete gitmek zorunda değilse burada da durum aynıdır. Hukuk toptancılığı kabul etmez. Zira farklı kanunlarda düzenlenmiş olsa da her bir hukuk kuralı korumaya çalıştığı değerler itibarıyla, uygulanmak ve istenilmek değerliliğine sahiptir. Bu aynı zamanda kişilerin bu haklardan birini seçme ve buna sahip olma değerliliğinin kendilerine tanınması anlamına gelecektir ki hukuk devleti olmak da bunu gerektirir.
Kaldı ki her bir ayrı talep yönünden hangi hükmün kendisi için daha iyi koruma sağladığını en iyi bilecek ve takdir edecek ve bunu seçme hakkına sahip olan da kişinin bizatihi kendisidir. 6769 sayılı Kanun ve TTK, maddi tazminat hesabında yöntemler göstermişlerdir. Bu yöntemler sonuçta farklı rakamları ortaya çıkaracaktır. Kişi haksız rekabet hükmüne dayanmayı kendisi için daha uygun görmüş ise buna da engel olmayı gerektiren hukuken geçerli kabul edilebilir bir neden de yoktur.
Mahkemece kümülatif uygulamanın mümkün olduğu kabul edilerek, kararda yer alan ve ayrıntılı değerlendirmeler içeren yazılı gerekçelerle önceki hükümde direnilmiş olması isabetli ve yerinde olmuştur.
Yukarıda açıklanan nedenlerle haksız rekabet hükümlerinin kümülatif olarak uygulanabileceğine ilişkin direnme uygun bulunarak buna göre işin esası incelenmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan, Özel Daire kararı gibi bozma yönünde oluşan Değerli Çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.